Ahmet Usta'nın dükkânı Kemeraltı'nın arka sokaklarından birinde.
Otuz iki yıldır aynı tezgâhın başında. Baba mesleği; deri eldiven ve kemer yapıyor. Elleri hâlâ genç bir adamın ellerinden daha hızlı çalışıyor. Derinin üzerindeki en küçük çizgiyi bile gözünden kaçırmıyor.
Ama son beş yıldır kafasında aynı soru dönüp duruyor:
“Ben bu ürünü Almanya'ya, Hollanda'ya satamaz mıyım?”
Soruyor ama harekete geçmiyor.
Çünkü onun dünyasında “ihracat” kelimesi hâlâ büyük fabrikaların, dış ticaret departmanlarının, kravatlı yöneticilerin ve gümrük müşavirlerinin işi.
O kendisini esnaf olarak görüyor.
Esnafın sınırı ise ona göre mahallesi, ilçesi, şehri… Olsa olsa komşu şehir.
Oysa rakamlar Ahmet Usta'ya bambaşka bir hikâye anlatıyor.
SAYILARIN GÖSTERDİĞİ DEV
Türkiye'deki işletmelerin yüzde 99,6'sını KOBİ'ler oluşturuyor. İstihdamın yüzde 68,5'i bu işletmelerin omuzlarında.
Yani Türkiye ekonomisinin gerçek taşıyıcı kolonlarından biri; plazalardaki büyük şirketlerden çok, Ahmet Usta gibi dükkânının başında duran milyonlarca işletme.
Fakat tabloya bir de ihracat penceresinden baktığımızda ortaya ciddi bir çelişki çıkıyor.
KOBİ'lerin toplam ihracattaki payı yüzde 29,6 seviyesinde kalıyor. Küresel ölçekte yaratılan ekonomik değerin yaklaşık yarısı KOBİ'lerden gelirken, Türkiye'de bu oran yüzde 41,2 civarında.
Rakamların bize söylediği aslında çok basit:
Türkiye'nin küçük işletme sayısı büyük. Ama dünyaya ulaşan küçük işletme sayısı aynı ölçüde büyük değil.
Elimizde bir dev var.
Fakat bu dev, kendi çizdiği bir fanusun içerisinde oturuyor.
Gücü var.
Üretimi var.
Tecrübesi var.
Ürünü var.
Ama dünyaya açılacak kapının nerede olduğunu bilmiyor.
Asıl soru da burada başlıyor:
Ahmet Usta'nın önündeki engel gerçekten bir duvar mı, yoksa sadece bir bilgi eksikliği mi?
KAPI ASLINDA AÇIK
İşin belki de en şaşırtıcı tarafı şu:
Kapı kapalı değil.
Ticaret Bakanlığı uzun süredir “İhracat Süreçleri ve Devlet Destekleri Eğitim Programı” gibi ücretsiz eğitimlerle işletmelere ihracat konusunda yol göstermeye çalışıyor.
Üstelik bunun için büyük bir şirket sahibi olmak gerekmiyor.
İnternet üzerinden başvuru yapılabiliyor, eğitimlere katılınabiliyor ve ihracat süreçlerinin temelinden devlet desteklerine kadar birçok konuda bilgi edinilebiliyor.
Bunun yanında Ticaret Bakanlığı ile YÖK iş birliği kapsamında yürütülen İhracat Akademisi gibi programlarla özellikle e-ihracat alanında insan kaynağının geliştirilmesi hedefleniyor.
Üniversiteler, ticaret odaları, ihracatçı birlikleri ve çeşitli kurumlar da dış ticaret konusunda eğitimler düzenliyor.
Dünyanın en büyük e-ticaret platformları bile kendi sistemlerinde satış yapmak isteyen işletmelere ücretsiz eğitimler ve seminerler sunuyor.
Yani Ahmet Usta'nın önündeki ilk problem aslında “eğitim yok” değil.
Bilginin ona ulaşmaması.
Hatta bazı alanlarda esnafın, mevcut mevzuat ve şartlar çerçevesinde KOSGEB gibi kurumların desteklerinden yararlanma imkânı da bulunuyor.
Peki o zaman şu soruyu sormamız gerekiyor:
Ahmet Usta bunları neden bilmiyor?
SESSİZLİĞİN BİR BEDELİ VAR
İşte meselenin en rahatsız edici tarafı burada başlıyor.
Bilgi boşluğu oluştuğunda, o boşluğu birileri dolduruyor.
Son dönemde e-ihracat, Amazon'da satış ve dijital ticaret alanında yüksek ücretli eğitim ve danışmanlık programlarının pazarlanması da bunun bir örneği.
Şikâyet platformlarında, bazı tüketicilerin on binlerce lira ödedikleri eğitim ve danışmanlık hizmetlerinden bekledikleri karşılığı alamadıklarına ilişkin çeşitli şikâyetlere rastlamak mümkün.
Burada özellikle altını çizmek istediğim bir nokta var:
Bütün eğitim ve danışmanlık şirketlerini aynı kefeye koymuyorum.
İşini gerçekten iyi yapan, esnafa yol gösteren, ciddi emek veren danışmanlar ve eğitimciler elbette var.
Sorun başka.
Sorun, esnafın ücretsiz ve güvenilir bilgiye ulaşamadığı bir ortamda, “Ben sana ihracatı öğretirim” diyen herkesin bir anda otoriteye dönüşebilmesi.
Çünkü bilgi eşitsizliği, başlı başına bir pazardır.
Esnaf ne kadar bilgisiz bırakılırsa, onun adına konuşanların sayısı o kadar artar.
Ve bazen esnaf, aslında ücretsiz ulaşabileceği bir bilgiyi öğrenebilmek için binlerce, hatta on binlerce lira ödemek zorunda kalabiliyor.
Bu nedenle mesele yalnızca ihracat meselesi değildir.
Bu aynı zamanda bilgiye erişim meselesidir.
FANUSU KİM KIRACAK?
TÜRKONFED Başkanı Süleyman Sönmez'in yakın dönemde dile getirdiği bir tespit burada oldukça anlamlı:
Artık yalnızca “Yeterince KOBİ var mı?” diye sormak yerine, “KOBİ'ler yeterince değer üretebiliyor mu?” sorusunu sormamız gerekiyor.
Çünkü sayı bizde var.
Üretim gücü de var.
Tecrübe de var.
Ürün de var.
Eksik olan, bütün bu gücün dünyaya bağlanmasını sağlayacak bilgi ve mekanizmalar.
İşte burada hepimize görev düşüyor.
Ticaret odalarına…
Esnaf odalarına…
Kamu kurumlarına…
Üniversitelere…
Yerel yönetimlere…
Yerel basına…
Ve elbette bize.
Çünkü bazen bir esnafın hayatını değiştirecek şey milyonlarca liralık bir teşvik değildir.
Bazen sadece doğru zamanda söylenmiş tek bir cümledir:
“Ahmet Usta, sen de ihracat yapabilirsin.”
Ardından da gerçekten ne yapması gerektiğini anlatmaktır.
Hangi belgeyi alacak?
Nereye başvuracak?
Hangi destekten yararlanabilir?
Ürününü hangi pazara satabilir?
Nasıl ödeme alacak?
Kargoyu nasıl gönderecek?
Gümrük işlemini nasıl yapacak?
Ürününün ambalajı nasıl olacak?
Müşteriyi nerede bulacak?
İşte esnafın ihtiyacı olan şey tam olarak budur.
Büyük sloganlar değil.
Somut yol haritası.
DEVİ FANUSTAN ÇIKARMAK
Türkiye'de yıllardır “ihracatı artırmalıyız” diyoruz.
Fakat ihracatı yalnızca büyük şirketlerin başarısı olarak görürsek, Türkiye'nin gerçek potansiyelinin önemli bir bölümünü masada bırakırız.
Çünkü bu ülkenin her sokağında bir Ahmet Usta var.
Kemer yapan…
Ayakkabı üreten…
Mobilya yapan…
Tekstil diken…
Gıda üreten…
Makine parçası imal eden…
El emeği ürün hazırlayan…
Ve belki de ürettiği ürünün dünyanın başka bir ucunda alıcısı olduğunu hiç bilmeyen binlerce esnaf.
Belki sorun onların ürünlerinde değil.
Belki sorun, ürün ile dünya arasındaki köprünün kurulamamış olmasında.
Bu yüzden artık “Esnaf neden ihracat yapmıyor?” sorusunu sormaktan vazgeçmeliyiz.
Onun yerine şunu sormalıyız:
“Esnafın ihracat yapabilmesi için gereken bilgiyi ve sistemi neden ayağına götürmüyoruz?”
Çünkü fanusun içinde oturan devin gücü yok değil.
Sadece dışarı çıkabileceğine henüz inandırılmadı.
Ahmet Usta'nın elindeki o deri eldiven, bugün Kemeraltı'ndaki dükkânın rafında duruyor olabilir.
Ama yarın…
Berlin'de bir mağazanın vitrininde de durabilir.
Amsterdam'da bir müşterinin elinde de olabilir.
Paris'te bir dükkânda da satılabilir.
Bunun için Ahmet Usta'nın fabrikaya dönüşmesine gerek yok.
Sadece dünyaya açılan kapının gerçekten açık olduğunu bilmesi gerekiyor.
Ve belki de bizim görevimiz tam olarak burada başlıyor:
Kapıyı açmak değil.
Kapının zaten açık olduğunu göstermek.
Çünkü Türkiye'nin önündeki en büyük ekonomik potansiyellerden biri, belki de hâlâ o kapalı fanusun içinde bekliyor.

