Bakınız kardeşlerim,
Bir tezgâh düşünün önümüzde.
Üstünde emek var, alın teri var, yılların biriktirdiği ustalık var.
Ama artık yetmiyor.
Elleriniz ne kadar becerikli olursa olsun, bir ekran kadar hızlı değil emeğiniz.
Bir algoritma kadar acımasız değil yüreğiniz.
Çünkü siz insansınız.
Ve insan, bazen bir rakama sığmıyor.
Yüz altmış dokuz bin sekiz yüz otuz beş kapı açıldı bu yıl.
Altmış yedi bin seksen altısı kapandı arkasından.
Ama bu rakamların her biri yalnızca bir sayı değil.
Her biri bir insan.
Bir aile.
Bir borç.
Bir umut.
Sabah kepengi kaldırırken güçlenen eller…
Akşam kepengi indirirken titreyen eller…
Ben İzmir’i gördüm.
Liman şehrimi, Batı’ya açılan kapımızı…
Ve gördüm ki orada da hikâye aynı.
Küçük bir esnaf…
Elinde telefon, karşısında hesap makinesi.
Komisyon ne kadar?
Kargo ne kadar?
Reklam ne kadar?
“Efsane gün” kampanyasına girmezsem görünmez olur muyum?
“Ürünümü öne çıkarmazsam yarın satış yapabilir miyim?”
İşte bu sorularla uykusuz geçen geceler…
Pazaryerleri kurulmuş koca birer saray gibi.
Kapılarında ışıklar yanıyor.
“Gel,” diyorlar.
“Seni milyonlara gösterelim.”
Ama içeri girdiğinizde her adımın bir bedeli var.
Her satışın bir payı.
Her görünürlüğün bir maliyeti.
Ay sonunda hesabı açtığınızda ise bazen elinizde kalan, avucunuzun içindeki bir avuç toz kadar…
Ve o genç kız…
O delikanlı esnaf…
Instagram’da bir fenomen arıyor.
“Gel, ürünümü tanıt.”
Ceplerinde ne varsa ortaya koyuyor.
Çünkü artık yalnızca vitrin yetmiyor.
Tabela yetmiyor.
Dükkânın ışığını yakmak yetmiyor.
Çünkü bu çağda görünmezseniz yoksunuz.
Ama görünmenin de bir bedeli var.
Ve o bedeli çoğu zaman küçük esnaf ödüyor.
Bu, dostlarım, yalnızca bir ticaret meselesi değil.
Bu, bir onur meselesidir.
Bir alın teri meselesidir.
Küçük işletmenin, büyük sermayenin gölgesinde ayakta kalma mücadelesidir.
Çünkü esnaf yalnızca mal satmaz.
Esnaf mahalleyi yaşatır.
Sokağı yaşatır.
Komşuluğu yaşatır.
Çocuğunun okul masrafını o dükkândan çıkarır.
Evine ekmeği o kepenkten götürür.
Ama işte tam da bu noktada, İzmir’de yeni bir kapı açıldı.
Adına Uluslararası Esnaf Birliği dedik.
Mehmet Özdil geldi, elini uzattı.
Savaş Durucan o eli tuttu ve bayrağı devraldı.
“Bir işletme daha kapanmasın,” dediler.
“Her esnafın son satışına bir satış daha ekleyelim.”
Belki de mesele tam olarak budur.
Bir satış daha…
Bir müşteri daha…
Bir sipariş daha…
Bir kepenk daha…
Ve bir evde daha kaynamaya devam eden tencere.
Bugün elli bir il başkanlığı…
Yirmi dört ülkede temsil…
Kadın girişimciler, genç girişimciler, çiftçiler, üreticiler, esnaflar…
Aynı yolun üzerinde buluşuyor.
Hepsinin istediği aslında çok basit:
Akşam kepengi indirirken korkuyla değil, gururla indirmek.
Devletin desteği var, diyorlar.
Avrupa Birliği’nin fonları var, diyorlar.
Ama bilmeyen yararlanamıyor.
Bilmeyen bekliyor.
Bekleyen kaybediyor.
İşte UEB tam burada devreye girmek istiyor.
“Öğreteceğiz,” diyorlar.
“Anlatacağız.”
“Birlikte başvuracağız.”
“Birlikte mücadele edeceğiz.”
“Komisyonlar kuracağız.”
“Karşımıza çıkan sorunları birlikte çözeceğiz.”
Ben inanmak istiyorum.
Çünkü inanmazsam, o kepenk her akşam biraz daha ağır iner.
Esnafım benim…
Sen bu topraklarda büyük fabrikaların gölgesinde değil, kendi alın terinle bir hayat kurdun.
Kendi iki elinle…
Kimi zaman sabahın ilk ışığında açtın dükkânını.
Kimi zaman gece herkes evine çekildiğinde sen hâlâ hesabını yaptın.
Kimi zaman çocuğunun rızkını o kasadan çıkardın.
Şimdi bu birliktelik, bu el ele tutuşma, senin o iki eline üçüncü bir el olsun.
Güç versin.
Yol göstersin.
Kapı açsın.
Ve en önemlisi…
Seni yalnız bırakmasın.
Çünkü esnaf yalnız kalırsa yalnızca bir dükkân kapanmaz.
Bir sokak sessizleşir.
Bir mahalle eksilir.
Bir şehir yoksullaşır.
Bir ülke biraz daha susar.
Ben istiyorum ki yarın yazacağım satırlar, bugün söylenen sözlerin yarın gerçeğe dönüştüğünü anlatsın.
İstiyorum ki UEB’nin adı yalnızca tabelalarda değil, esnafın hayatında karşılık bulsun.
Ve istiyorum ki bir gün…
Akşam olduğunda,
esnaf kepengi indirirken korkmasın.
Çünkü bilsin ki yarın yine açacak.
Çünkü bilsin ki yanında birileri var.
Çünkü bilsin ki bu ülkede hâlâ emeğin, alın terinin ve küçük esnafın yanında duran insanlar var.
Ve o kepenk…
Yarın sabah yeniden kalksın.
Çünkü kepenk kalkarsa umut vardır.
Çünkü dükkân açıksa ekmek vardır.
Ve ekmek varsa…
Bu memlekette hâlâ umut vardır.
Yaşar Yenikale

